çizgiroman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çizgiroman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2018 Salı

Buzul Çağı (Gelecek Zaman Antropolojisi)

    "İnsan nedir?"

    Herkesin bu soruya bir cevabı vardır. Basit, sığ, karmaşık, katmanlı, düz, sarkastik, bilimsel, salakça, dogmatik vs. nasıl olursa olsun en azından bir şekilde her birey bu soruya bir cevap verir. Çocuklar bile belirli bir yaştan sonra bu soruyu kendi kendine ya da ilk veri bankası olan ailelerine sorar.

    İnsan nedir? diye kendi kendine sorgulamamış bir kişinin haybeye yaşadığını düşünüyorum. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Yani dindar, dinsiz, milliyetçi, anarşist, devletçi vs. nasıl bir dünya görüşü olursa olsun, bir insan "İnsan nedir?" diye bir kez olsun durup düşünmediyse haybeye yaşıyordur. 

    Antropoloji, kıymeti bilinen ülkelerce baş tacı edilen ve Türkiye gibi ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan insanların ezici çoğunlukta olduğu ülkelerce milli veri tabanında ufacık bir yer dahi edinememiş çok önemli bir bilim dalıdır. Bu yüzden eğer dünyada trend olmadıktan sonra, herhangi bir antropoloji kitabı Türkiye'de insanlar tarafından alınıp okunmaz. Yuval Noah Harari'nin Hayvanlardan Tanrılara Sapien - İnsan Türünün Kısa Tarihi, bir kaç yıl önce Türkiye'nin entellektüel gündemini hayli meşgul etti. Çünkü kitap, dünyada da trend olmuştu. Ardından gelen Homo Deus - Yarının Kısa Bir Tarihi aynı etkiyi yaratmadı. Çünkü Türkiye, bu trende doymuştu. Halbuki Homo Deus, ilk kitabın tamamlayıcısıydı. 

    İşin enteresan tarafı bu kitaplardan bağımsız ve alakasız olarak bu kitapları anlamlı kılan, antropoloji ile ilgilenen herkes için antropolojiyi üzerine tekrar düşünmelerini sağlayacak bir çizgi roman var. 


     'nin Buzul Çağı adlı eseri, anlatımı ve çizgileri ile bende büyük hayranlık uyandıran bir eser. Eserin bütünü Antropoloji üzerine çok güzel bir sorgulama. Yalnızca bir kaç kırık kültürel kalıntı ve jeoloji biliminin eldeki bütün imkanlarını kullanarak, günümüzden 10 binlerce yıl evvelki insan topluluklarının sosyal, kültürel, psikolojik yapılarını, biyolojilerini ve hatta inanışlarını kurguluyoruz. Evet kurguluyoruz çünkü deney yapamıyoruz. Veri elde ettikçe de ortaya konan çıkarımlar değişiyor. Yakın zamanda Göbekli Tepe'nin eski insanlık tarihine ilişkin kurguyu darma dağın etmesi bu açıdan iyi bir örnek. Tabi ki bizim insanımızın ilgisini hiç mi hiç çekmedi. 

Nicolas de Crecy
  Mevcut algımız ve düşünce kalıplarımız ne ise onun  sınırlarını ne kadar zorlarsak zorlayalım yine belirli kalıpları aşamadan biz de geçmişi kurguluyoruz. İşte Buzul Çağı'nda da Nicolas de Crecy, tam da bunu anlatıyor bence. Eserdeki bilim adamları ve tarihçiler, Louvre Müzesinin kalıntılarını bulduklarında - ki bir çok eser sapasağlam kalmıştır- buldukları şeyin ne olduğunu dahi anlamadan, geçmişteki uygarlık üzerine ipe sapa gelmez - o an onlar için gayet matıklı olan - çıkarımlarda bulunuyorlar. Eserin bu duruşunu, Nicolas de Crecy'nin antropoloji bilimini ve bilim insanlarına dair sorgulamasının bir sonucu olarak anlamlandırdım. 

    Buzul Çağı, çizgileri ve içeriğinden dolayı, şöyle keyifli bir sıcak içecek ile sakin sakin sindirerek okunmayı hakediyor.

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Üç Gölge (Ebeveyn Olmak)

     Ebeveynler, çocuklarının kendilerini anlamadıklarını düşündüklerinde "Anne/baba olunca anlarsın!" ya da "Senin de çocuğun olunca anlarsın!" cümlelerini sarfederler. Evlatlar ise gerçekten de kendi evlatları olmadan, bu ifadenin ne demek olduğunu kavrayamazlar. Hassas olmak, sevgi dolu olmak, çocukları çok sevmek gibi karakter özelliklerine sahip olmanız, evlat sahibi olunca insanda uyanan hissiyatı kavrayabileceğiniz anlamına gelmez. Kimisi çocuk sahibi olmak istemez ve bununla da mutludur. Bu onun kötü ya da duygusuz biri olduğu anlamına gelmez. Hayat görüşü veya yaşam tercihi diyebileceğimiz bu durum bir eksiklik de değildir. İstediği halde çocuk sahibi olamayan talihsiz insanlar için ise bir eksikliktir. Çünkü bu isteğini karşılayamadan yaşamak zorunda kalacaklardır. Fakat çocuk sahibi olamayan insanların yanında da "Çocuksuz aile olmaz!" vb. ifadeler kullanmak (özellikle tuzlar kuruysa) en hafif tabiriyle ya cahillikten ya da kötü niyetten ileri gelen bir densizliktir. Öz evladı olamayanlar için evlat edinme de bir alternatiftir. Kan bağının eşsizliği, kıymetini bilenlerce eşsizdir. Bununla birlikte üvey avladı ile arasında birçok öz evlatla arasında kurmadığı ruhsal bağı kurabilen ebeveynler vardır. Bu paragrafı hiçbiryere bağlamayacağım. Çünkü bağlanacak ya da nihai bir sonuca varılabilecek bir konu değil. Bu konu üzerine düşünmeye başladığımda sadece böylesi çağrışımlı cümleler zinciri ile meşgul oluyorum. 

     Nihai sonuca varamasak da söylenecek derli toplu bir şeyler olamaz mı? Tabii ki olur. Ebeveyn olmak, aile olmak, evladını düşünmek, sevmek, korumak gibi duyguları işleyen hatta sorgulayan bir eser olan Cyril Pedrosa'nın Üç Gölge adlı muhteşem çizgi romanı, bu sonunun cevabı için iyi bir örnek. 
Cyril Pedrosa
   

      Fransız çizer, daha çok küçük yaşta çizer olmaya karar veriyor ve yolu Disney'e kadar varıyor.  Disney'de de Notre Dame’ın kamburu ve Hercules yapımlarında görev almış olmasının getirdiği endüstriyel tecrübenin yansımaları ile koyu bir Asterix hayranı olmasının etkilerini Üç Gölge adlı bu eserdeki çizgilerinde görüyoruz. Siyah-beyaz ile oluşturduğu dokular, gölgeler ve hatlar zaten hayranlık uyandırıcı. Perspektif algısı ve karakter anatomisinde ise Disney'in olumlu etkilerini görmek mümkün. İnternetten diğer eserlerine baktım ve umuyorum ki bir an önce bu diğer eserler de Türkçe'ye kazandırılır. Özellikle Portugal'ı çok merak ettim. Üç Gölge, Baobab Yayınları tarafından 2017 yılında yayınlandı. Aynı yayınevi, Cahiller adlı yine şahane çizgiromanı da yayınlamış ve burada bahsetmiştim. Alternatif bir çizgiroman yayınevi olma yolunda hızla ilerliyorlar. Takipteyim.

 

     Esere dönersek, masalsı bir anlatımın, huzur ve tatlı bir heyecan veren çizimlerle harmanlandığı anlatımda  yer yer  ruhumuza çizik atan acı gerçekliğin de karabasan etkisi yaratan çizimlerle şekillendiği bir öykü bu. Ebeveyn olmanın, belki de üstesinden gelinmesi gereken en büyük sorumluluğunun, evladın yaşam seyrine dair duyulan korkunun üstesinden gelmek olduğunu anlatan Üç Gölge, çizgiroman sanatının yüzaklarından biri. 

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Avengers:Infinity War (10 Yılın Meyvesi)

       İnsan karmaşık bir varlık olmalıdır. Kültür üreten bir canlı türünün, basit olmaması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden de zevk aldığımız şeylerin de çeşitlikik göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bu zevklerin temelinde de basitlikten uzak bir karmaşıklığın yer alması gerektiğini söylüyorum.

     Sanırım böyle biri olduğum ya da olmak istediğim için benim zevklerimin temelindeki harç da hayli karışıktır. Bazen tutarsız görülebilecek kadar geniş yelpazeli zevklerim vardır.  Hal böyle olunca bir Haneke filmini büyük bir hayranlıkla izlerken ertesi gün bir Marvel filmini ayıla bayıla izleyebiliyorum. Aynı şey diğer kültür ve sanat ürünleri için de geçerli.

    Avengers: Infinity War, uzun zamandır beklediğim bir filmdi. Aslında büyük ve uzun bir filmin ilk yarısı. Marvel kendi film stüdyosunu kurduktan sonra ilk Ironman filmi ile Marvel sinematik evrenini başlattı. Marvel'ın bu sinematik evren yaratma projesi o kadar başarılı oldu ki birçok şirket kendi evrenini yaratma derdine düştü. Marvel'dan başka başarılı olan yok henüz. X-Men evreni dediğinizi duyar gibiyim. Şaka yaptığınızı düşünerek devam ediyorum. Marvel bu sinematik evren işini o kadar iyi oturttu ki duyurusunu yaptıkları filmlerin değil yönetmen, senarist ya da oyuncuları,  tarihleri dahi değişmedi. 10 yılda 18 film soktular vizyona ve 19. filmle de 10 yılın meyvasını her şekilde aldılar. Son film, Avengers: Infinity War, dünya çapında gişede ilk 3 günde, 650 milyon dolar gelir etti. Büyük gişe yapacağını tahmin etmek zor değildi. Beklentilerin yarısını karşılasa dahi büyük gişe yapacaktı film. Peki beğenilecek miydi?  Büyük gişeyle başlayıp hızla düşüşe geçen ve neticede "başarısız" addedilen çok film gördük.

     Çok net bir şekilde Avengers: Infinity War'un bütün beklentileri fazlasıyla karşıladığını ve sinema tarihine en başarılı çizgi roman uyarlaması filmlerden biri olarak yazılacağını söyleyebilirim. Neden?

     Sinema, artık inanılmaz olanaklara sahip. Aklınıza gelebilecek herşeyi, hakkıyla beyaz perdeye yansıtmanın mümkün olduğu bir zamandayız. Sinemanın blockbuster denen ayağı, neredeyse bütün entellektüel sinema camiası tarafından aşağılanır ve "gerçek sinema"nın bu olmadığı söylenir. Blockbuster filmlerinin de sinema sanatının bir parçası olduğunu kabullendiklerinde festival filmlerine leke sürüleceğini düşünüyorlar galiba. Büyük yanılgı.

     Başta da dediğim gibi, insan, karmaşık bir varlıktır. Hem festival filmlerini büyük bir hazla izleyen hem de Infinity War'un ilk seansına koşarak giden bir varlık olmalı insan. Birinden birini daha denemeden reddetmek, sanatın en güzel meyvalarından birini, daha tadına bakmadan çöpe atmya benziyor.

Film çıkışı heyecanımı, Instagram'da paylaşmıştım.
Menemenden daha iyi bir paylaşım
oldıuğunu düşünüyorum
      İşte bu meyvelerin en lezzetlilerinden biri olan Infinity War, daha önceki Marvel Sinematik Evreni filmlerini izleyen ve orta karar da olsa konuya hakim olan ya da öyle çok heyecan duymayan insaları bile hayli etkiledi. Tabii ki eksikleri olan hatta bir kaç tane büyük hatası dahi olan bir film. Fakat bu "eksiklikler" veya "hatalar", ancak sinemadan çıktıktan ve izleyicinin içinde yükselen heyecan dalgaları durulduktan sonra, sakin suyun içine bakıp dipteki taşları arar gibi arandığında ortaya çıkıyor. Filmde farketseniz dahi olay akışı o kadar heyecan verici ve dozunda bir hızda gidiyor ki umursamıyorsunuz. Dile kolay, 10 yıldır en az bir filmini izlediğimiz sevdiğimiz ya da sevmediğimiz ama bir şekilde tanıyıp bağ kurduğumuz bütün kahramanları (bu film için ikisi hariç ve onları ikinci filmde göreceğiz) birbirleriyle ve birilerine karşı savaşırken, kan ve gözyaşı akıtırken, birbirlerini tanımaya çalışırken izliyoruz. Bunun heyecanı dahi insanı sürükler.


Film sonrası, heyecanım sönmeden Thanos magneti yaptım.

    Günümüz sinema endüstrisinin tek hakimi olan blocbusterın kralı çizgi roman uyarlamaları ve onların da en başarılıları olan Marvel Sinematik Evreni filmlerinin zirvesi olan Infinity War,  en iyi çizgi roman uyarlaması mı? Tabii ki değil. Sin City, Watchmen, Batman Begins veya bambaşla sularda gezen American Splendor gibi örnekler varken Infinity War'a bu unvani vermek pek mantıklı değil. Bununla birlikte Infinity War için çizgi roman uyarlaması filmlerin en büyüğü diyebiliriz. Kadrosu ile konusunun aynı iddia ve büyüklükte olması ve bu büyüklüğün altından da gerek efektleri gerek sinema dili ve gerekse de kurgusu ile kalkabilen bir film Infınıty War. Diğer film şirketlerinin yapımcıları, filmi izledikten ve gişe rakamlarını gördükten sonra eminim ki o gece uyku uyuyamadılar. Uyuyamasınlar ve daha güzelini yapmaya çalışsınlar. Biz de keyfini sürelim.

    Alternatif çizgi romanlarıma geri dönüyorum. Yani yeni yazılar gelecek.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Su Altı Kaynakçısı (Derinlerdeki Unutulanlar)


    Jeff Lemire ile Essex County adlı eseri sayesinde tanıştım. Burada bahsetmiştim. Marvel ve Image Comics bünyesnde ana akım çizgi romanlar için çalışmalarına devam ediyor ve tahminimce bu çalışmaları hem çorba parası hem de sektörde isim yapmak için sürdürüyor. Böylece Essex County ve burada bahsedeceğim Sualtı Kaynakçısı gibi çalışmalarını hayata geçirme imkanı buluyor.

     İnsanların, geçmişi ile bugünü arasındaki bağın her daim canlı kaldığını anlattığı Essex County gibi Sualtı Kaynakçısı da sualtı kaynakçılığı yapan bir adamın, geçmişteki acı bir tecrübeden ruhunda kalan ve iyileşmeyen bir yaranın ızdırabını çekişini anlatıyor. Ayrıca bu ızdırabı doğumuna çok az vakit kalan eşine de çektiriyor.  

    Eserin ikinci yarısı da geçmişten kalan yarasının sebebiyle yüzleşmesini ve iyileşmesini anlatıyor. J.Lemire, siyah ve beyazın bütün imkanlarını kullanarak oluşturduğu kendine haz çizgileri ve etkili anlatım tarzıyla beni yine eserine hapsetti. Essex County'nin tek atımlık bir gösteri olmadığını kanıtladı.

    Eserin finalini okurken kafamda çakan bazı imgeler, artık kendi çizgi romanımı öyle ya da böyle iyi ya da kötü bir şekilde yapmam ve belki de benim de kendi geçmişimle hesaplaşmam gerektiğini hatırlattı. Siz de ruhunuzun derinliklerine dalmak ve belki de bazı kesiklere kaynak yapmak istyorsanız Su Altı Kaynakçısı'ndan ilham alabilirsiniz. 

26 Mart 2018 Pazartesi

Puslu Kıtalar Atlası (Romandan Çizgi Romana)


    Türk edebiyatının tür bakımından çeşitlilik gösteremediği aşikardır. Çabalar vardır. Bunlar çok güzel çabalardır. Kimisi sadece çaba olarak kalırken bazıları üst düzey işler olarak ortaya çıkar. İhsan Oktay Anar'ın ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası, bu üst düzey işlerden biridir. Bir felsefeci olarak, tarih merakıyla fantastik bakış açısını mükemmel bir şekilde harmanlayarak, Puslu Kıtalar Atlası'nı Türk edebiyatına armağan etmiştir. İlk okuduğumda resmen kendimden geçmiştim. Aynı hafta ikinci kere okumuştum. Üniversite'de, arkadaşlarımla, kitabın inceleme ve tanıtımını yapmıştık bir derste. Tıpkı Dune:Çöl Gezegeni gibi Puslu Kıtalar Atlası da zaman zaman tekrar dönüp okuduğum bir kaç romandan biridir. Yakın zamanda tekrar okuyacağım. Burada da bahsederim. Fakat bu sefer konumuz, romanın kendisinden ziyade çizgi roman uyarlaması.

    İlban Ertem, Türk karikatür aleminin eskilerinden, Gırgır'da, Oğuz Aral ile uzun süre çalışmasının ardından Fırt, Hıbır ve Avni'de de çizerlik yapmış ve tek karelik espriler yerine uzun soluklu öyküler çizmiştir. Daha çok çizgi roman (kendisi resimli roman diyor) anlatımı çerçevesinde eserler veren İlan Ertem, 90'larda karikatür alemini terk ediyor. Bodrum'daki evinde çalışmalarına devam ediyor. Yıllar sonra Puslu Kıtalar Atlasını okurken içinde bir çizgi roman alevinin ilk kıvılcımları beliriyor. Başlıyor çalışmaya ve sonunda dev bir çizgi roman çalışması ortaya çıkıyor. Buradan, bahsettiklerimi çok daha detaylı ve zevkli bir şekilde izleyebilirsiniz.


En solda eşimleyim.


    2015 yılında Ankara Cer Modern'deki bir etkinlikte kendisiyle tanışma ve kısa da olsa sohbet etme imkanı bulmuştum. Genç ve orta yaşlı çizerlerin Puslu Kıtalar Atlası çizgi romanından sahneler seçerek yorumlamasını izlemiştik. Soru cevap şeklinde bir sohbet olmuştu. Levent Cantek'in sunumuyla gerçekleşen etkinlik yaşamımdaki en güzel izlerden biri oldu. Her ne kadar Memo Tembelçizer ve Kenan Yarar'la olan tanışma ve kısa diyaloğum büyük hayal kırıklığı yaratmış olsa da. Neyse.

Çizgi roman uyarlaması kapağı.
     İlban Ertem'in çizgileride Gırgır ekolünün izlerini rahatlıkla görebiliriz. Bu durum, söz konusu esere, kendine has bir çizgi tadı kazandırmıştır. Fakat İlban Ertem'in çizgilerinin, böyle bir uyarlama için uygun olmadığı kanısındayım. Kitaptaki karanlık tonu ve ciddi içeriği yumuşattığını düşünüyorum. Bununla birlikte çizgi romanı aldığım gün, ona ninni söyleyip üstünü örtüp yatırma isteğimi zar zor engelledim. Muazzam bir çalışma olarak kitaplığımın en güzel parçalarından biri olacak her zaman. Açıp çalışacağım kareleri olacak.

Roman kapağı
     Bununla birlikte İlban Ertem'in bu büyük emeğinin beklenen ilgiyi ve etkiyi yaratmadığını görmek de beni üzdü. Editör, çizgi roman yazarı ve araştırmacısı/uzmanı diyebileceğimiz Levent Cantek'in, bu eserin yayınlanmasında büyük emeği var. Kendisi ile ilgili internet aleminde bir çok olumlu olumsuz bilgi ve eşleştiri var ama konumuz bu değil.

    Puslu Kıtalar Atlası, Osmanlı döneminde geçiyor. Binbir çeşit karakterin, hikaye boyunca okuyucuyu hayretler içerisinde bırakarak maceranın içine sürüklediği ve baş karakterin roman boyunca geçirdiği fiziksel ve ruhsal değişiklikle bizim de zihnimizi değiştirdiği, roman boyu yer yer yoğunlaşan felsefi anlatımın, finalde tavan yaptığı, fantastik unsurların mükemmel bir şekilde anlatıma tad kattığı bu çalışmayı okumak (seyre dalmak), edebiyat uğraşında olan herkes için hayat boyu iz bırakacak bir deneyim bence.

13 Mart 2018 Salı

Cahiller: Karşılıklı Bir Aydınlanmanın Hikayesi (Şarap ve Çizgi Roman)


    Çizgi romanın kapağını eşime gösterdim. Çizgi romanın önsözünü ünlü birinin yazdığını ifade ettim ve tahmin etmesini istedim. "İlber Ortaylı mı?" dedi, gülerek. Bu şakanın aklıma nasıl olup da gelmediğini düşünürken ona bir ip ucu vermek istedim. "Kürekle pide yemek" dedim ve hemen ardından Vedat Milor adını zikretti.  Fakat eser, şarap ve çizgi romanlar hakkındaydı. Vedat Milor'un dahil oluşunun sebebi de tahmin edebileceğiniz üzere şarabın mevzubahis olmasıydı. 

Etienne Davodeau ve Richard Leroy
    Cahiller: Karşılıklı Bir Aydınlanmanın Hikayesi, çizgi roman sanatçısı Etienne Davodeau ile mayışlı işini bırakarak ve sıfırdan başlayarak şarap üreticisi olmaya karar veren ve başarılı da olan Richard Leroy'un, birbirlerinin dünyasında çıktıkları yolcuğu anlatıyor. 

    Şarap üreticisi, çizgi roman alemi hakkında, çizgi roman üreticisi ise şarap üretimi hakkında cahil. Alın size cahiller. İki taraf da kendi dünyasının kapılarını muhatabına açıyor ve ondan da çaba göstermesini isteyerek bilgilendiriyor. Alın ise Bir Aydınlanma Hikayesi.

    Oldukça sade fakat anlatım açısından etkili çizgileri olan Etienne Davodeau, rengarenk olan çizgi roman ve şarap alemini, zorlu bir tercihle grinin tonlarını kullanarak anlatmış. Bu enteresan fakat riskli tercih sonuç vermiş. İçerik olarak zaten hayli detaylı olan eserin, sade çizgiler ve sadece gri tonlamalarla renklendirilme tercihinin, görsel açıdan okuyucuyu yormasının önüne geçtiğini düşünüyorum.

    Şaraba meraklıysanız zaten çok zevk alacaksınız, şarapla hiç ilginiz yoksa kaliteli şarap yapımının detaylarına ve verilen emeğe hayran olacaksınız. Çizgi roman meraklısıysanız zaten eser sizi içine alıverecek. Çizgi roman meraklısı değilseniz bu eserle çizgi roman alemine merak salmayacaksınız. Zaten anladığım kadarıyla bunu da amaçlamıyor eser. Bir kaç yazar ve yayncının da esere konuk olmasıyla içerik zenginleşiyor. Eserde bahsedilen çizgi romanlardan bazıları Türkçe'ye de çevrildi. İlk aklıma gelenler Watchmen ve Maus. Bunları da kesinlikle okumalısınız.  Bu bloga da konuk olacaklar.

    Güzel bir etkileşimin, emek ve kültür paylaşımının yolculuğuna çıkmak isterseniz Cahiller sizi bekler.

8 Mart 2018 Perşembe

Oğulların Diyarı (Disütopik Trajedi)

     Alternatif çizgi roman okumaları esnasında hayal kırıklığına uğradığım hiçbir eserle karşılaşmamam, benim kendimi kandırmamdan dolayı mı yoksa bu eserlerin gerçekten kaliteli olmasından mı kaynaklanıyor?

    Yine alternatif bir çizgi roman ve yine zihmine kazınan etkileyici çizgiler, harfler harmanı...

GIPI
    Rönesansın tarihi dokusunu derinlemesine yaşatan bir İtalya kenti olan Pisa doğumlu, Gian-Alfonso Pacinotti (GIPI olarak da bilinir), İtalya’dan çıkan önemli çizgi roman sanatçısılarından biridir. Hayatı boyunca reklam sektöründe illüstrasyonlar yapmış, ayrıca kısa metraj ve bağımsız video filmler de çekmiştir. Önemli çizgi roman ödüllerinden Goscinny, Angoulême ve Max & Moritz‘i kazanmış ve yanı sıra Eisner’a da aday olmuştur. GIPI ile ben de yazıya konu olan eseriyle tanıştım. Tahmin edersiniz ki bilgileri, kısaca Google reyisten derledim.

       İlk olarak 2016 da yayımlanan Oğulların Diyarı (La terra dei figli), alternatif çizgi romanları seri şekilde dilimize kazandıran Karakarga Yayınları tarafından Türkçe yayımlandı. GIPI sadece kurşun kalem kullanrak sinema altyapısını çok iyi değerlendirmil ve harika paneller yaratmış.


    Çok da uzak olmadığını sezdiğimiz bir gelecekte, disütopik bir dünyada, nedeni çok da önemli olmayan bir felaket sonucu insanlık zehirli sular, kurak topraklar, yamyam ve mazoşist tarikatlarla başbaşa kalmıştır.  Bir baba ve iki oğul, bu umutsuz ve harap dünyada sazlıkların kıyısında derme çatma bir kulübede yaşam savaşı vermektedir. Babanın tek derdi oğullarını bu sert dünyanın geleceği için hazırlayabilmektir. Oğullar ise babalarını ve dünyayı anlamak istemektedir. Babanın, sert ebeveynlik rolü oynaması zaten yeterince zorken bir de oğullardan bir tanesinin babasının sevgisinden şüphe etmesi de olan biteni iyice zorlaştırır. Babanın herşeyi kaydettiği bir defteri okumak, bu şüpheci oğulun takıntısı olmuştur. Fakat artık okumak, bu yeni dünyanın en gereksiz yetisidir. Oğul, babasından gizli bir şekilde defteri oku(t)manın yollarını arar. Tabii ki işler karışır ve oğullar, kendilerini bu acımasız dünyada acımasız bir maceranin içine sürüklenirken bulur.

   Çizgileriyle, okuyucuyu kendisine has dünyasının içine hapseden eser öyküsüyle ve karakterleriyle bu dünyanın bütün tecrübesini yaşatıyor. The Road adlı filmi izlerken hissettiğim o çaresizliği Oğulların Diyarı'nı okurken de hissettim. Karakterlerin yolculukları ve aralarındaki ilişki bambaşka olsa da içinde bulundukları ortam hayli benzeşiyor. Tekrarlamak istiyorum ki GIPI'nin çizgileri,  kendine has tarzı ile aklıma kazındı. 

    Disütopik bir dünyada geçen gerilim ve trajedinin harman olduğu bu güzel öyküyü mutlaka okumak gerekir. Dünyanın ipini çekmek için milyonların oylarıyla başa getirdiği ya da diktasına karşı çıkmadığı liderlerle yola devam ettikçe, belki de insanlığın tecrübe etmesine ramak kalmış bir öykü bu... 

    Eserin açılış cümlesiyle yazıyı bitiriyorum; “sonumuz geldiğinde bir daha hiç kitap yazılmadı”.



    




6 Mart 2018 Salı

Essex County (Hüzünbaz Çizgi Roman)

    Son yıllarda çizgi roman okumalarımı, şu an alternatif olarak tanımlayabileceğim eserlere yoğunlaştırdım. DC ve Marvel gibi büyük firmaların kostümlü ve süper güçlü kahramanlarının öykülerini nadasa bıraktım zihnimde. Bu kahramanların film uyarlamalarını heyecanla takip etsem de asıl menşei olan çizgi romanlarını takip edecek gücü kendimde bulamıyorum. Galiba biraz da sıkıldım bazı şeylerden. Sürekli yeni "event"ler (inanın Türkçe karşılığı tam olarak yok) başlatarak ve karakterleri revize ederek bende olduğu gibi okuyucuların geneline de yayıldığını gördüğüm bu sıkıntıyı aşmaya çalışıyor şirketler. Fakat kanaatim odur ki özellikle The Marvel Cinematic Universe (MCU)'nin bir şekilde başarılı olması sayesinde, çizgi romanların süper kahramanları hala ilgi görüyor. FOX'un nadiren çok iyi işler yapması ve genel itibarıyla da X-MEN evrenini tuzsuz ve tavuksuz tavuk çorbası kıvamında işlerle sinemaya uyarlaması (Fantastik Dörtlü'den bahsedemiyorum bile) dahi çizgi roman süper kahramanlarını gündemde tuttu. Bu işin en eskilerinden Warner Bros. (WB) ise hızla atağa kalkma düşüncesiyle ve izleyici nabzını çok yanlış değerlendirerek, adı sürekli değişse de  DC Extended Universe (DCEU) olarak bilinen yapıyı bir türlü rayına oturtamadı. Netice itibarıyla olumlu ya da olumsuz olarak sinema alemindeki bu yoğun hareketlilik, çizgi roman aleminin de ayakta kalmasını sağladı. Hal böyleyken dahi, dünya genelinde mevcut çizgi roman satışları pek iyi değil bildiğim kadarıyla.  Sinemanın gazıyla net olarak bir 10 yıl daha çizgi romanlar ayakta duracak gibi. Durum böyle devam ederken, ben de daha önceleri DC ve MARVEL'ın albüm şeklinde yayınladığı artık klasik olmuş işleri alarak zevkle (bazılarını ikinci kez olarak) okudum. Old Man Logan, Kingdom Come, The Dark Knight Returns veya Watchmen bunlardan bazıları. Fakat özellikle son bir kaç yıldır başta da dediğim gibi daha alternatif işler, okumak ve feyz almak için iştahımı kabartmaktadır. Şimdi bu uzun girişten sonra bu son okuduğum işlerden biri olan Essex County'den biraz bahsedeceğim.

Jeff Lemire
    Yeni çıkan alternatif çizgi romanları sürekli kurcalamaktaydım. Ne zamandır listemde olan Essex County'e eşimin bana hediye olarak almasıyla kavuştum. 3 ciltten oluşan bu eserin yakın zamanda tek cilt halinde sert kapaklı,  içinde eskizler ve taslaklar da olan güzel bir cildi de yayınlandı. 

      Eserin hem yazarı hem çizeri olan Jeff Lemire, DC ve Marvel'da yazar olarak çalışmış biri... Essex County gibi kendi yazıp çizdiği başka eserler de var. Hatta Underwater Welder adlı çalışması da Sualtı Kaynakçısı adıyla Marmara Çizgi Roman'dan çıktı. Listeme ekledim. Okuyunca bahsederim.


    Eserde, Kanada'da Güneybatı Ontario'da, Essex County adlı kasabadaki insanlarının trajik yaşamı, 3 nesle yayılan bir zaman dilimi içinde anlatılıyor. Eserdeki çizgileri ilk başka yadırgayabilirisiniz ama sayfalar aktıkça öykünün yapısına ne kadar uygun olduğunu farkedeceksiniz. Gerçi çizerin de tarzı bu. Ben çok sevdim. Eserde anlatılan aile trajedileri, dünyanın her yerinde yaşanabilecek şeyleri içeriyor. Zaten işin asıl vurucu noktası da bu ve belki de okur olarak benim veya sizin de yaşadığınız benzer bir trajedi anlatılıyor. Yazar, aile fertleri arası ilişkilerin ne kadar kırılgan ya da sağlam olabileceği, gelecek hayalleri kuran gençlerin hüsranları, yaşlılık hallerinin geçmişi sorgulatması gibi hayatın içinden gelen dalgaları kıyılarımıza vuruyor. Her cilt farklı bir ailenin trajedisini, o aileden bir ferdi merkeze alarak anlatıyor. 3. cilt de bittiğinde aslında bütün bu insanların zayıf ya da sağlam bağlarla birbirlerine bağlı olduklarını anlıyoruz. Bu da hikayelerin trajik etkisini derinleştiriyor.
Essex County

   Şöyle bir etrafımıza, en yakınımıza ya da biraz da olsa uzağımıza baksak belki de tıpkı bu çizgi romandaki bağları farkedebileceğiz... peki farkedince ne olacak? Hassasiyetimiz ve empati yeteneğimiz artacak. Peki Türkiye gibi bir memlekette bunun faydası var mı? Bunun cevabını sizin kendi sorgulamanıza ve hayat görüşünüze bırakıyorum.