14 Kasım 2018 Çarşamba

İkinci Kuşak (Soykırımdan Sonranın Çizgi Romanı)


    Her ailenin hamurunda trajedi vardır. Kimi zaman tek bir trajedinin ağır yükü ailenin temellerini sarsar ve kısa sürede yıkıma götürür. Bazen de onlarca minik trajedi aileyi içten içe kemirir ve uzun bir sürece yayılan çürümenin neticesi yine yıkımdır. Çok geniş bir yelpazede seyreden bu trajediler silsilesi irili ufaklı, yıkıcı, sarsıcı, sızlatıcı ve bazen az da olsa rahatsız edici olsa da kendini göstermediği aile yok gibidir. En azından ben rastlamadım. Hal böyle olunca herkesin bir derdi vardır ve durur içerisinde. Bazı aileler ufak trajedilerle dağılırken bazılarıysa çok sarsıcı şoklarla hasar alsa da yıkılmaz.

    Ayrıca, geçmişten gelen trajedilerinin yükünü bir sonraki nesle yüklemeye çalışan ebeveynler, bu yükleri kabul etmek istemeyen çocukları ile mutlaka çatışırlar. Öyle ya da böyle, çatışma, bir noktadan sonra kaçınılmaz olur. 

    Bu trajedi bir soykırım olduğunda, bir sonraki nesle yüklenen ağır yükü tahmin etmek zor değil. Sanatçı Michel Kichka da gerek Yahudiliğin gerek soykırımı yaşamış babasının soykırım kahramanı olarak kendini var edişinin ve gerekse de bunların ailesi ve kendi üzerindeki etkilerini anlattığı bu çizgi romanı hazırlarken ne kadar zorlandığını da samimiyetle eklemeyi unutmamış. Çizgilerindeki sevimlilik ile çizgiromanın içeriği arasındaki kontrast hayli etkileyici bir anlatıma yol açmış.

     Dediğim gibi her trajedinin yükü, kendi biricikliğini yaşayan aileleri farklı etkiler. M. Kichka'nın ailesi Yahudiliğin kendi içine kapalı geleneksel yaşamının pozitif yanlarını çocuklarına olumlu yönde yansıtıyor. Bununla birlikte babası, soykırımdan kurtulan bir yahudi olarak kahramanlaşmak arzusuyla hem kendini hem ailesini yıpratıyor. Neticede elde ettiği şöhretin yükünü ise ailesine yüklüyor. Bütün yaşadıklarına rağmen ben merkezci bir karaktere bürünen baba, ailesinde oluşan yeni trajediler karşısında duyarsız kalıyor.

    Eserin benim açımdan en etkileyici unsuru babanın bu tutumu ve M.Kichka'nın bu duruma bakış açısıydı. Gerçi eserin iskeleti de bu unsurdan oluşuyor ya neyse.

     M.Kichka, suya atılan taş misali soykırımın dalga dalga etki ettiği yaşamını samimi bir şekilde özetlerken, sanatının bütün imkanlarını kullanıyor. Iskalanmaması gereken bir çalışma.

2 Ekim 2018 Salı

Buzul Çağı (Gelecek Zaman Antropolojisi)

    "İnsan nedir?"

    Herkesin bu soruya bir cevabı vardır. Basit, sığ, karmaşık, katmanlı, düz, sarkastik, bilimsel, salakça, dogmatik vs. nasıl olursa olsun en azından bir şekilde her birey bu soruya bir cevap verir. Çocuklar bile belirli bir yaştan sonra bu soruyu kendi kendine ya da ilk veri bankası olan ailelerine sorar.

    İnsan nedir? diye kendi kendine sorgulamamış bir kişinin haybeye yaşadığını düşünüyorum. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Yani dindar, dinsiz, milliyetçi, anarşist, devletçi vs. nasıl bir dünya görüşü olursa olsun, bir insan "İnsan nedir?" diye bir kez olsun durup düşünmediyse haybeye yaşıyordur. 

    Antropoloji, kıymeti bilinen ülkelerce baş tacı edilen ve Türkiye gibi ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan insanların ezici çoğunlukta olduğu ülkelerce milli veri tabanında ufacık bir yer dahi edinememiş çok önemli bir bilim dalıdır. Bu yüzden eğer dünyada trend olmadıktan sonra, herhangi bir antropoloji kitabı Türkiye'de insanlar tarafından alınıp okunmaz. Yuval Noah Harari'nin Hayvanlardan Tanrılara Sapien - İnsan Türünün Kısa Tarihi, bir kaç yıl önce Türkiye'nin entellektüel gündemini hayli meşgul etti. Çünkü kitap, dünyada da trend olmuştu. Ardından gelen Homo Deus - Yarının Kısa Bir Tarihi aynı etkiyi yaratmadı. Çünkü Türkiye, bu trende doymuştu. Halbuki Homo Deus, ilk kitabın tamamlayıcısıydı. 

    İşin enteresan tarafı bu kitaplardan bağımsız ve alakasız olarak bu kitapları anlamlı kılan, antropoloji ile ilgilenen herkes için antropolojiyi üzerine tekrar düşünmelerini sağlayacak bir çizgi roman var. 


     'nin Buzul Çağı adlı eseri, anlatımı ve çizgileri ile bende büyük hayranlık uyandıran bir eser. Eserin bütünü Antropoloji üzerine çok güzel bir sorgulama. Yalnızca bir kaç kırık kültürel kalıntı ve jeoloji biliminin eldeki bütün imkanlarını kullanarak, günümüzden 10 binlerce yıl evvelki insan topluluklarının sosyal, kültürel, psikolojik yapılarını, biyolojilerini ve hatta inanışlarını kurguluyoruz. Evet kurguluyoruz çünkü deney yapamıyoruz. Veri elde ettikçe de ortaya konan çıkarımlar değişiyor. Yakın zamanda Göbekli Tepe'nin eski insanlık tarihine ilişkin kurguyu darma dağın etmesi bu açıdan iyi bir örnek. Tabi ki bizim insanımızın ilgisini hiç mi hiç çekmedi. 

Nicolas de Crecy
  Mevcut algımız ve düşünce kalıplarımız ne ise onun  sınırlarını ne kadar zorlarsak zorlayalım yine belirli kalıpları aşamadan biz de geçmişi kurguluyoruz. İşte Buzul Çağı'nda da Nicolas de Crecy, tam da bunu anlatıyor bence. Eserdeki bilim adamları ve tarihçiler, Louvre Müzesinin kalıntılarını bulduklarında - ki bir çok eser sapasağlam kalmıştır- buldukları şeyin ne olduğunu dahi anlamadan, geçmişteki uygarlık üzerine ipe sapa gelmez - o an onlar için gayet matıklı olan - çıkarımlarda bulunuyorlar. Eserin bu duruşunu, Nicolas de Crecy'nin antropoloji bilimini ve bilim insanlarına dair sorgulamasının bir sonucu olarak anlamlandırdım. 

    Buzul Çağı, çizgileri ve içeriğinden dolayı, şöyle keyifli bir sıcak içecek ile sakin sakin sindirerek okunmayı hakediyor.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Maus (Soykırımın Çizgiromanı)

    Soykırım, hayli çetrefilli bir konu. İnsanlık tarihinin, en karanlık ve en derin iz bırakan ürünü. Evet, insalık tarihi, yani bizim tarihimiz, keşfedebildiğimiz ve tanımlayabildiğimiz bütün canlılar içerisinde, bizce, en karmaşık, en üretken, en devingen ve birçok yönüyle en acımasız tarih. Farklı toplulukların (ırk, kabile, millet, imparatorluk vs.) birbirlerine yaptığı zulümlerin en ağırıdır soykırım. Fakat bu toplulukların adına ve dünyadaki konumlarına göre de kiminin yaptığı soykırım, soykırımdan sayılmazken, kimin yapmadığı soykırım da soykırım olarak tanımlanmaya çalışılır.  İşte bu yüzden çetrefilli hale gelir soykırım konusu.

    Yahudi soykırımı, Nazi kafalı zihinler haricinde dünyada herkesçe gerçekliği kabul görmüş bir tarihi lekedir. İsrail'in halihazırdaki devlet politikasından bağımsız bir şekilde nereye kadar ne kadar üzerine konuşulabileceği tartışma konusu olsa da şu bir gerçektir ki vicdanı olan her birey bu soykırım esnasında yaşananları her zerresiyle lanetlemelidir.

Art Spiegelman
    Babası en kötü namlı ve en zorlu Yahudi toplama kampı olan Auschwitz'den sağ çıkabilmiş nadir yahudilerden biri olan Art Spiegelman adlı dünyaca ünlü çizgi roman sanatçısının, milletinin ve ailesinin tarihi ile yüzleşirken bir yandan da bugünü ile hesaplaşmasının eseri olan Maus - Hayatta Kalanın Öyküsü, baştan sona çok gerçek ve çok sert. Kapağındaki gamalı haç ve kedi olarak resmedilmiş hitlerin önündeki iki çaresiz fare imgesi nasıl bir zıtlık taşıyorsa eserin içeriği ile çizgisel anlatımdaki bazı tercihler de o kadar zıtlık taşıyor. Çizgiler sade ve sert, bununla birlikte içeriğe uygun olabilecek şekilde hayli karanlık. 

    Yahudi soykırımı hakkında günümüzde sayısız belgesel ve kitap var. Edebiyat ve sinemada da bir çok eser var. En bilineni ve akla ilk geleni tabii ki Schindler's List, fakat Maus, daha eski olup Schindler's List'ten çok daha çarpıcı bir etki bırakıyor bünyede. Hem anlatımda hem de çizgilerde yerleştirilen ince detaylarla soykırımın tam içinde buluyorsunuz kendinizi. Spiegelman, hiç duygu sömürüsü yapmadan babasının soykırım esnasında yaşadıklarını çok net bir biçimde aktarıyor. Bunun yanı sıra, babasıyla ilişkisini de gözler önüne serip onunla da hesaplaşıyor. Soykırımı yaşamanın ve soykırımdan sağ çıkmanın bedelini de okuyoruz yer yer.



    Okumaya başladığınızda, dışarıdan bir mani olmadıkça bu uzun çizgiromanı elinizden bırakamayacaksınız. Aldığı ödülleri sonuna kadar hakeden bu eseri kitaplığınızdaki en güzel yere koymanızı ve arada bir tekrar okumanızı tavsiye ederim.

        Bazı çizgi romanlar, çizgi romanlar hakkında bilgisi olmayıp halihazırda çizgiromanları çocuk veya ergen meşgalesi olarak gören bünyeleri dumura uğratır. Tabi tenezzül edip bir göz atarlarsa. Maus bu çizgiromanların en güzel örneklerinden.


28 Mayıs 2018 Pazartesi

Üç Gölge (Ebeveyn Olmak)

     Ebeveynler, çocuklarının kendilerini anlamadıklarını düşündüklerinde "Anne/baba olunca anlarsın!" ya da "Senin de çocuğun olunca anlarsın!" cümlelerini sarfederler. Evlatlar ise gerçekten de kendi evlatları olmadan, bu ifadenin ne demek olduğunu kavrayamazlar. Hassas olmak, sevgi dolu olmak, çocukları çok sevmek gibi karakter özelliklerine sahip olmanız, evlat sahibi olunca insanda uyanan hissiyatı kavrayabileceğiniz anlamına gelmez. Kimisi çocuk sahibi olmak istemez ve bununla da mutludur. Bu onun kötü ya da duygusuz biri olduğu anlamına gelmez. Hayat görüşü veya yaşam tercihi diyebileceğimiz bu durum bir eksiklik de değildir. İstediği halde çocuk sahibi olamayan talihsiz insanlar için ise bir eksikliktir. Çünkü bu isteğini karşılayamadan yaşamak zorunda kalacaklardır. Fakat çocuk sahibi olamayan insanların yanında da "Çocuksuz aile olmaz!" vb. ifadeler kullanmak (özellikle tuzlar kuruysa) en hafif tabiriyle ya cahillikten ya da kötü niyetten ileri gelen bir densizliktir. Öz evladı olamayanlar için evlat edinme de bir alternatiftir. Kan bağının eşsizliği, kıymetini bilenlerce eşsizdir. Bununla birlikte üvey avladı ile arasında birçok öz evlatla arasında kurmadığı ruhsal bağı kurabilen ebeveynler vardır. Bu paragrafı hiçbiryere bağlamayacağım. Çünkü bağlanacak ya da nihai bir sonuca varılabilecek bir konu değil. Bu konu üzerine düşünmeye başladığımda sadece böylesi çağrışımlı cümleler zinciri ile meşgul oluyorum. 

     Nihai sonuca varamasak da söylenecek derli toplu bir şeyler olamaz mı? Tabii ki olur. Ebeveyn olmak, aile olmak, evladını düşünmek, sevmek, korumak gibi duyguları işleyen hatta sorgulayan bir eser olan Cyril Pedrosa'nın Üç Gölge adlı muhteşem çizgi romanı, bu sonunun cevabı için iyi bir örnek. 
Cyril Pedrosa
   

      Fransız çizer, daha çok küçük yaşta çizer olmaya karar veriyor ve yolu Disney'e kadar varıyor.  Disney'de de Notre Dame’ın kamburu ve Hercules yapımlarında görev almış olmasının getirdiği endüstriyel tecrübenin yansımaları ile koyu bir Asterix hayranı olmasının etkilerini Üç Gölge adlı bu eserdeki çizgilerinde görüyoruz. Siyah-beyaz ile oluşturduğu dokular, gölgeler ve hatlar zaten hayranlık uyandırıcı. Perspektif algısı ve karakter anatomisinde ise Disney'in olumlu etkilerini görmek mümkün. İnternetten diğer eserlerine baktım ve umuyorum ki bir an önce bu diğer eserler de Türkçe'ye kazandırılır. Özellikle Portugal'ı çok merak ettim. Üç Gölge, Baobab Yayınları tarafından 2017 yılında yayınlandı. Aynı yayınevi, Cahiller adlı yine şahane çizgiromanı da yayınlamış ve burada bahsetmiştim. Alternatif bir çizgiroman yayınevi olma yolunda hızla ilerliyorlar. Takipteyim.

 

     Esere dönersek, masalsı bir anlatımın, huzur ve tatlı bir heyecan veren çizimlerle harmanlandığı anlatımda  yer yer  ruhumuza çizik atan acı gerçekliğin de karabasan etkisi yaratan çizimlerle şekillendiği bir öykü bu. Ebeveyn olmanın, belki de üstesinden gelinmesi gereken en büyük sorumluluğunun, evladın yaşam seyrine dair duyulan korkunun üstesinden gelmek olduğunu anlatan Üç Gölge, çizgiroman sanatının yüzaklarından biri. 

25 Mayıs 2018 Cuma

Gurbet Hikayeleri ve Yeraltında Dünya Var

   
     Türk Edebiyatı'nın birçok yazarı ölümünden çok sonra kıymeti anlaşılarak, okunmasa dahi bilinir hale gelir. Popüler olur, trend olur vs. Bir kaç yıl önce Oğuz Atay ve Sabahattin Ali'nin kitaplarının, kahveler, kitap ayraçları ve tatil pozlarına meze edilerek sosyal medya esaplarındaki fotoğraflarda kullanıldığı, bununla birlikte eserlerinin içeriklerinin ise edebiyat dergileri haricinde okuyucular tarafından hiç bahsedilmediği zamanlar yaşadık. 

    Refik Halid'in de zamanı gelecek kanımca. Bir nostalji furyası esecek bir gün ve çikolataların yanında, süslü bardaklardaki Türk kahveleri ile Halid Karay kitaplarının fotoğraflarıyla dolacak heryer. Bu bayağılığa malzeme olmadan evvel Refik Halid külliyatını bitirmek için henüz geç değil galiba. Gerçi bu bayağılığa malzeme oldu diye ne Oğuz Atay ne Sabahattin Ali ne de benzeri yazarlarımız değerinden bir şey kaybetmedi. Fakat ne demek istediğim de anlaşıldı diye düşünüyorum. Eserimize dönelim.



   Gurbet Hikayeleri'nden Eskici, Zincir, Gözyaşı, Köpek ve Dişçi beni en çok etkileyenler oldu. Özellikle kederli yanlarıyla... Bu birkaç sayfalık öykülerin her birini bitirdiğimde birçok romanın bitiminde elde edemediğim zihinsel ve duygusal doyumu elde ettim.  Yeraltı'nda Dünya Var ise gerçekten gizli kalmış bir hazine sanki. Eserin ilk yarısı ile ikinci yarısı bambaşka atmosferlere sahip. Kitabın ortasındaki kırılma noktası ikinci yarıda okuyucuyu sayfalara hapsediyor. Stefan Zweig'in, eserlerinde kadınların iç dünyasını aktarmadaki maharetlerini, erkek bir karakter üzerinden Halid Karay'ın da sergilediğine şahit oluyoruz. Anlatımı çok zor olabilecek bir öyküyü tane tane ilmek ilmek anlatan Karay, Türk okurunca, Türk Edebiyatının kıymeti bilin(e)memiş yazarlarından. Refik Halid Karay'ı çok geç yaşta okuduğum için kendime çok kızmaktayım. Fakat bu eksiğimi de yazarın bütün eserlerini okuıyarak gidereceğim.

20 Mayıs 2018 Pazar

Okuma Günlüğü


     "Sabah kalktım, kahvaltı yaptım, işe gittim, işten dönüşte yemek yiyip yattım." benzeri cümlelerle örülü sayfalara sahip bir günlük ne yazarına ne de okuyucusuna herhangi bir şey katar mı? Katma olasılığı yok gibi geliyor bana. Şahsi tarihinizi kayda geçirmek için daha nitelikli bir anlatım kullanmanız, emeğinize değer katacaktır. Günlüklerde kimileri, yaşantılarının yankılarını, buhranlar, sevinçler, şekavet içine düştüğü haller ve benzeri hissiyatlarını sayfalara döker. Kimisi harcamalarının günlüğünü tutar. Bazıları sadece gezip gördüğü yerleri yazar. Sadece özel günler üzerine not tutanlar da olur. Neticede anılar, iyi kötü sayfalara dökülür. Süreklilik arz ettiği müddetçe de geçmişi birinci elden arşivlemiş olur insan. Fotoğraflarla ve hatta artık dijital alemin imkanlarıyla videolarla da desteklenebilir bu günlük. Vlog denen bir şey de var. Lakin ben yazı dilinin getirdiği derinliği ve samimiyeti vloglarda, en azından halihazırda bulamayacağımızı düşünüyorum. 

     Ben de günlük tutarım. Küçük yaşımdan beri birkaç defa günlük yaşantıma dair günlük tutma girişimlerim oldu. Her girişim biraz daha uzun sürse ve içerik olarak derinleşse de hep son buldu. Bununla birlikte tam sekiz yıldır aralıksız tuttuğum ayrı bir günlüğüm de var. Okuma günlüğüm. Her yeni deftere geçtiğimde daha da heyecanlanmamı sağlayan okuma günlüğüm sayesinde, misal beş yıl önce ocak ayında ne okuduğumu ve bu okumanın, bana neler düşündürdüğünü okuyabiliyorum. Okumanın okuması yani. Kitapları, altını çizerek ve kenarına notlar alarak okuyanlar bilir, eskiden okuduğunuz bir kitabı yıllar sonra tekrar karıştırdığınızda altı çizili yerlerin altını neden çizdiğinizi veya sayfa kenarlarına aldığınız minik notlarla ne demek istediğinizi anlayamadığınız zamanlar olmuştur. Altı çizili cümlelerin ve kargacık burgacık notların ne anlama geldiğine dair yeniden kafa yorarız. Kendi yaratımımız olan minik bulmacaları çözme yaşantımız, kendi iç dünyamızı bir kez daha keşfe çıkmanın verdiği bir huzur ve mutluluk hissi veirir. Bu hissiyatı daha derinlemesine yaşamak istiyorsanız size okuma günlüğü tutmanızı tavsiye ederim. Hayatımdaki en büyük kazanımlarımdan biri tuttuğum okuma günlüğümdür. Okuma sırasında ve okuduktan sonra, kimi kitapların bende uyandırdığı büyük hayranlığı ya da büyük hayal kırıklıklarını yıllar sonra dönüp tekrar okumak, kendimi tanımak için de en faydalı yollardan biri. Bundan beş yıl önce belirli bir günde neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz? Okuma günlüğü, normal bir günlükten daha fazlasıdır. Çünkü, kendi düşünce dünyamızın derinliklerini, kendimize sunar. 


     Kendi okuma günlüğü maceramı başlatmama sebebiyet veren, Alberto Manguel'in Okuma Günlüğü adlı kitabını bir kaç gün önce yeniden okudum. Önceki iki okumamın aksine çok daha fazla not tuttum ve bir çok yeri de işaretledim veya altını çizdim. Daha evvel okuyup rafa koyduğum bu az ama öz kitabı, artık masamdan ayırmayacağım. İçindeki kendime mal ettiğim paragraflar için değil yalnızca, verdiği ilham dahi masamda durması için yeterli. Yaşım ilerledikçe, daha fazla okudukça ve yazdıkça, kendi zihinsel derinliğimin arttığını ve ayrıca zihinsel katmanlarıma da her okumada bir yenisinin eklendiğini hissediyorum. Bu hissiyatın verdiği hayat doyumunu yaşamadan, bu hayattan göçüp gitmek, çok büyük bir trajedi gibi geliyor bana. İlla ki artı değer olması gerekmiyor. Zaman zaman bu derinlikler, acı su çıkan kuyular gibi can yakabilir. Eklenen katmanlar, bir tarihi eserin duvarında duran muhteşem güzellikteki freskin üzerine çekilen ucuz sıva da olabilir. Ama okumaya ve kendini sorgulamaya devam ettikçe, o kuyulardaki acı suyu hatırlayarak ama içmeyerek, çekilen ucuz sıvaları özenle kazıyarak ve altında kalan güzel freskleri yeniden açığa çıkararak yola devam ediyorum. Bütün bu okuma sürecini verimli bir hale getirmemi sağlayan kendi okuma günlüğümün ilhamı olan Alberto Manguel'in Okuma Günlüğü, hayatında kitaplara yer açmış her insanın mutlaka okuması gereken başat kitaplardan biri benim için.

18 Mayıs 2018 Cuma

Yıkıma Giden Adam (Kapitalizmin Bilinci)

    Bilimkurgunun yalnızca robotlar ve yaratıklardan ibaret bir edebi veya sanatsal tür olduğunu düşünenlerin bilimkurgu hakkında hiçbir bilgileri olmadığını gözlemledim. Sinemayı, evvel zamanda sadece eski Türk filmleri ile kullanım tarihi geçmiş Mel Gibson, Nicholas Cage ve Richard Gere benzeri Hollywood aktörlerinin filmleri kadar bilen annem dahi, evdeki bilimkurgu film ve dizi gösterimlerim sayesinde bilimkurgunun aslında ne kadar derin bir maden olduğunu ve çok değerli taşları barındırdığını anladı. Bilimkurgunun edebi yanını maalesef gösteremedim. Zira belirli bir yaştan sonra bilimkurgu edebiyatına giriş yapmak çok zahmetli. 

     Ev hanımı güzel anam dahi bilimkurgunun derinliğini yalnızca sinema sanatı sayesinde kavrayabiliyorken, "yazar" unvanı ile varoluşunu tanımlayanların bilimkurgu hakkında agresif bir şekilde hiçbir temeli olmayan ve önyargıların süzgecinden geçen olumsuz yorumlarda bulunabilmeleri ve hatta eserlerinde bu yorumlara yer vermeleri beni çok şaşırtıyor. Hemen bir örnek vereyim; Gönül Yonar'ın Türk Edebiyatı'nda Fantastiğin Kökenleri adlı kitabını büyük bir merak ve hevesle almıştım. Büyük bir zevkle de okuyordum. Fakat kitabın sonlarna doğru karşıma çıkan paragraf sayesinde yazarın, kitabın içeriğinde yer alan diğer bütün yorumlarına da kuşkuyla bakmama yol açtı. Paragraf şu şekilde;

    "Bilim-kurgu ise büyülü gerçekçiliğin şımarık zamane çocuğu olmaya devam etmektedir. Usta-çırak ilişkisinin olmadığı bu etkileşim için bilim-kurguyu miras yiyen olarak görmek de mümkün. Büyülü gerçekçiliğin bütün yaratıcılığına rağmen bilim-kurgu teknolojinin imkanlarına mitolojiyi yamayarak, zevksiz ve sanatsız 'ürün'lere imza atmaktadır. "

     Görüldüğü üzere, yazarın bilimkurgu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı ve hiçbir kaliteli bilimkurgu eseri okumadığı çok açıktır. Daha "bilimkurgu"nun yazılışından habersiz. Bilgisi olduğu halde bu paragrafı yazabiliyorsa durum daha da vahimdir.

    Edebiyatın en önemli türlerinden biri olan ve dünyaya yön veren eserler yazmış olan büyük yazarların kalemine 'cilalı' hakaretlerde bulunmak, ancak yarı cahil cesaretinin bir sonucu olabilir. Yaratılış Mitolojileri kitabını da almıştım. Fakat bu paragraf öyle bir vurdu ki beynimden, okumaya korkuyorum bu diğer kitabını.


     İthaki'nin Bilimkurgu Klasikleri serisi işte bu tarz kendini bilmezliklerin azalması yolunda atılan büyük bir adımdır. Türkiye'nin en önemli yayınevlerinden birinin bu başlık altında bir seri yayınlaması ile bilimkurgunun ne olduğunu ve daha önemlisi ne olmadığını bilmeyenlerin önüne hazır bir reçete koyuyor. Sağdan soldan araştırma yapmaya kitapçı gezmeye gerek kalmadan bu klasikleri sırasıyla okumak bilimkurgu madeninin en parlak taşlarını ilk elden görebilmek ve inceleyebilmek demektir. Sonrasında merak edenler, bilimkurgu üzerine yazılmış sayısız inceleme-araştırma kitabını okuyabilir. Yazarım diyen ve çeşitli yayın türlerinde harfleri yanyana sıralama imkanı verilen insanların bir konu hakkında atıp tutmadan evvel o konu hakkında önce bilgi sahibi olması için yeterli imkanın Türkiye'de bulunduğu kanısındayım.




    Bilimkurgu madenimize dönersek, yine İthaki'nin Bilimkurgu Serisi'nden yayınladığı ve bu madenin en parlak taşlarından biri olan Alfred Bester'in Yıkıma Giden Adamı'nı yakın zaman önce okudum. Hala bir ilk roman olduğuna inanamıyorum. Bir yazarın, ilk kitabında ustalık eserini yazması, nadir görülen bir olaydır. Kaldı ki Bester, bu şahane ilk kitaptan sonra üstüne koyarak Kaplan!Kaplan! gibi bilimkurgu türünü çeşitlendiren ve öncülük eden efsane bir kitap daha yazmıştır. Burada bahsetmiştim.

    Yıkıma Giden Adam, kapitalizmin ideal ürünü olan bir adamın, hırsından dolayı nasıl kendi yıkımına adım adım gittiğini anlatıyor. Adıyla müsemma bir kitap. Lakin bununla kalmıyor kitap, kapitalizmin yıkıcılığını birey üzerinden çok sert bir şekilde anlatırken de anlatım aracı olarak bilinç denen en zorlu ve karmaşık varoluş şeklini konu ediyor. Yıkıma Giden Adam, içine dalmak için ilk 50 sayfa okuma eşiğinin atlatılması gereken kitaplardan biri. Kurduğu evrenin yapısını kavramak ve karakter motivasyonlarını sindirmek için kısa kısa notlar almak faydalı olabilir. Aynı zamanda bir cinayet/dedektiflik romanı olan kitabı, bu türün bir ürünü olarak da okumak da mümkün.

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Avengers:Infinity War (10 Yılın Meyvesi)

       İnsan karmaşık bir varlık olmalıdır. Kültür üreten bir canlı türünün, basit olmaması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden de zevk aldığımız şeylerin de çeşitlikik göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bu zevklerin temelinde de basitlikten uzak bir karmaşıklığın yer alması gerektiğini söylüyorum.

     Sanırım böyle biri olduğum ya da olmak istediğim için benim zevklerimin temelindeki harç da hayli karışıktır. Bazen tutarsız görülebilecek kadar geniş yelpazeli zevklerim vardır.  Hal böyle olunca bir Haneke filmini büyük bir hayranlıkla izlerken ertesi gün bir Marvel filmini ayıla bayıla izleyebiliyorum. Aynı şey diğer kültür ve sanat ürünleri için de geçerli.

    Avengers: Infinity War, uzun zamandır beklediğim bir filmdi. Aslında büyük ve uzun bir filmin ilk yarısı. Marvel kendi film stüdyosunu kurduktan sonra ilk Ironman filmi ile Marvel sinematik evrenini başlattı. Marvel'ın bu sinematik evren yaratma projesi o kadar başarılı oldu ki birçok şirket kendi evrenini yaratma derdine düştü. Marvel'dan başka başarılı olan yok henüz. X-Men evreni dediğinizi duyar gibiyim. Şaka yaptığınızı düşünerek devam ediyorum. Marvel bu sinematik evren işini o kadar iyi oturttu ki duyurusunu yaptıkları filmlerin değil yönetmen, senarist ya da oyuncuları,  tarihleri dahi değişmedi. 10 yılda 18 film soktular vizyona ve 19. filmle de 10 yılın meyvasını her şekilde aldılar. Son film, Avengers: Infinity War, dünya çapında gişede ilk 3 günde, 650 milyon dolar gelir etti. Büyük gişe yapacağını tahmin etmek zor değildi. Beklentilerin yarısını karşılasa dahi büyük gişe yapacaktı film. Peki beğenilecek miydi?  Büyük gişeyle başlayıp hızla düşüşe geçen ve neticede "başarısız" addedilen çok film gördük.

     Çok net bir şekilde Avengers: Infinity War'un bütün beklentileri fazlasıyla karşıladığını ve sinema tarihine en başarılı çizgi roman uyarlaması filmlerden biri olarak yazılacağını söyleyebilirim. Neden?

     Sinema, artık inanılmaz olanaklara sahip. Aklınıza gelebilecek herşeyi, hakkıyla beyaz perdeye yansıtmanın mümkün olduğu bir zamandayız. Sinemanın blockbuster denen ayağı, neredeyse bütün entellektüel sinema camiası tarafından aşağılanır ve "gerçek sinema"nın bu olmadığı söylenir. Blockbuster filmlerinin de sinema sanatının bir parçası olduğunu kabullendiklerinde festival filmlerine leke sürüleceğini düşünüyorlar galiba. Büyük yanılgı.

     Başta da dediğim gibi, insan, karmaşık bir varlıktır. Hem festival filmlerini büyük bir hazla izleyen hem de Infinity War'un ilk seansına koşarak giden bir varlık olmalı insan. Birinden birini daha denemeden reddetmek, sanatın en güzel meyvalarından birini, daha tadına bakmadan çöpe atmya benziyor.

Film çıkışı heyecanımı, Instagram'da paylaşmıştım.
Menemenden daha iyi bir paylaşım
oldıuğunu düşünüyorum
      İşte bu meyvelerin en lezzetlilerinden biri olan Infinity War, daha önceki Marvel Sinematik Evreni filmlerini izleyen ve orta karar da olsa konuya hakim olan ya da öyle çok heyecan duymayan insaları bile hayli etkiledi. Tabii ki eksikleri olan hatta bir kaç tane büyük hatası dahi olan bir film. Fakat bu "eksiklikler" veya "hatalar", ancak sinemadan çıktıktan ve izleyicinin içinde yükselen heyecan dalgaları durulduktan sonra, sakin suyun içine bakıp dipteki taşları arar gibi arandığında ortaya çıkıyor. Filmde farketseniz dahi olay akışı o kadar heyecan verici ve dozunda bir hızda gidiyor ki umursamıyorsunuz. Dile kolay, 10 yıldır en az bir filmini izlediğimiz sevdiğimiz ya da sevmediğimiz ama bir şekilde tanıyıp bağ kurduğumuz bütün kahramanları (bu film için ikisi hariç ve onları ikinci filmde göreceğiz) birbirleriyle ve birilerine karşı savaşırken, kan ve gözyaşı akıtırken, birbirlerini tanımaya çalışırken izliyoruz. Bunun heyecanı dahi insanı sürükler.


Film sonrası, heyecanım sönmeden Thanos magneti yaptım.

    Günümüz sinema endüstrisinin tek hakimi olan blocbusterın kralı çizgi roman uyarlamaları ve onların da en başarılıları olan Marvel Sinematik Evreni filmlerinin zirvesi olan Infinity War,  en iyi çizgi roman uyarlaması mı? Tabii ki değil. Sin City, Watchmen, Batman Begins veya bambaşla sularda gezen American Splendor gibi örnekler varken Infinity War'a bu unvani vermek pek mantıklı değil. Bununla birlikte Infinity War için çizgi roman uyarlaması filmlerin en büyüğü diyebiliriz. Kadrosu ile konusunun aynı iddia ve büyüklükte olması ve bu büyüklüğün altından da gerek efektleri gerek sinema dili ve gerekse de kurgusu ile kalkabilen bir film Infınıty War. Diğer film şirketlerinin yapımcıları, filmi izledikten ve gişe rakamlarını gördükten sonra eminim ki o gece uyku uyuyamadılar. Uyuyamasınlar ve daha güzelini yapmaya çalışsınlar. Biz de keyfini sürelim.

    Alternatif çizgi romanlarıma geri dönüyorum. Yani yeni yazılar gelecek.

19 Nisan 2018 Perşembe

Işık Tanrısı (Bilimkurgunun Parlak Işığı)

    Bazı kitaplar edebiyatın gerçekten de uçsuz bucaksız imkanlara sahip olduğunu ve bu imkanların sadece birileri tarafından keşfedilmesi için beklediğini anlamanızı sağlar. Bu anlar, tahmin edersiniz ki, keşfedilen bu olanaklardan birinin yansıdığı sayfalara sahip bir kitabı okuduğunuz anlardır. Edebiyatın her türünü seven biriyim. Klasikleri okuduğumda nasıl etkilenirsem iyi bir bilimkurgu eserini okuduğumda da en az o kadar etkilenirim. Herhangi bir türü dışlayan bir okurun, koskoca bir düşünce evrenini kaybettiğine inanıyorum. 

    Roger Zelazny'nin Işık Tanrısı'nı okumak, işte bu bahsettiğim uçsuz bucaksız imkanlardan birinin keşfidir.  R.Zelazny'nin "İstendiğinde bilimkurgu istendiğinde fantastik roman olarak okunabilecek şekilde yazıldı." dediği Işık Tanrısı'nı okumamak, bu iki türün de en iyi örneklerinden biri sayılabilecek bir edebiyat eserini ıskalamak demektir. 

    Işık Tanrısı, okuyucusundan emek ve yüksek konsantrasyon talep ediyor. Hint Mitolojisi üzerine kurulu karakter yelpazesi, Budizm'den hayli fazla esinlenen düşünsel içeriği, teokratik ve hatta kapitalist rejimlerin eleştirisini yapan siyasi kurgusu, aksiyon ve macera kısmında dahi düşünsel derinlikten ödün vermeyen diliyle öylesine okuyup geçebileceğiniz bir kitap olmadığını söylüyor her sayfada. Ayrıca çizgisel olmayan anlatıma da sahip Işık Tanrısı. Kitabın yarısına yakın yer ayrılan bir geçmiş zaman dilimi var. Romana büyük bir katkısı olduğunu ifade etmeliyim. Özellikle giriş kısmından sonra bu geçmişi anlatan kısma başladığımda büyük bir haz aldığımı söyleyeyim. Birçok bilimkurgu ya da fantastik eserde sadece söylentileri kalmış ama okuyucuda büyük merak uyandıran efsanevi geçmiş zamanlar vardır. Yüzüklerin Efendisi'nde bu efsanelere çok rastlanır. Tolkien bu efsaneleri anlatan birçok eser yazmış ve yarattığı mitolojiyi beslemiştir. Nice harika eser böyle bir derinliğe ulaşma şansına erişemiyor. Zelazny bu derinliği aynı kitapta sunma başarısını da gösteriyor.

    Işık Tanrısı kesinlikle tek seferde okunarak tadına varılabilecek bir kitap değil. Ben ilk kez okudum. Sanırım belirli aralıklarla tekrar tekrar okuyacağım kitaplarıma bir yenisi daha eklendi. Roger Zelazny, 10 ciltlik  Amber Yıllıkları aldı fantastik serisi ile bilinir esasen. Okumadığım fakat okumadığım için de çok şey kaçırdığımı hissettiğim bir seri Amber Yıllıkları. Okursam burada bahsi geçecektir.  

     Işık Tanrısı'na tekrar dönersek, kitabı bitirdiğimde Arthur C. Clarke'ın "Yeterince gelişmiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez." sözü zihnimde yankılanıyordu. 

    NOT: İthaki'nin Bilimkurgu Klasikleri Serisi'ne dahil ederek yayınladığı Işık Tanrısı'nın George R.R. Martin'in R.Zelazny ile ahbaplığı üzerinden şahsi şovunu yaptığı son söz ile de hayal kırıklığı yaşadım.  Aynı seri altında yayınlanan ve burada Kaplan!Kaplan! için Neil Gaiman'ın yazdığı son sözü aradı gözlerim.  

14 Nisan 2018 Cumartesi

Kaplan! Kaplan! (Cyberpunk Taşlarıyla Örülü İntikam Yolculuğu)

     2018 Ocak sonunda okuduğum ve bu kadar geç yaşımda okuduğum için kendime çok kızdığım bir kitaptan bahsedeceğim. Alfred Bester'in Kaplan! Kaplan! adlı eseri. Kitabın adıyla ilgili de enteresan bir durum var. Orijinal adı "The Stars My Destination" (İtikametim Yıldızlar şeklinde çevrimek bence uygun olabilir) olan kitabın, 1956 yılındaki İngiltere baskısında ismi  "Tiger! Tiger!" olarak geçmiş. Bizdeki İthaki tarafından yayınlanan baskı da bu ilk baskıyı baz almış. Fakat 1957 yılındaki Amerikan baskısı ise "The Stars My Destination" ismiyle basılmış. William Blake'in Kaplan Kaplan adlı bir şiiri olduğunu da belirteyim. Bu ansiklopedik bilgileri verdikten sonra devam edeyim.

     İthaki'nin, Bilimkurgu Klasikleri Serisi sayesinde okuyabildim Kaplan!Kaplan!'ı. Yazarın diğer kitabı Yıkıma Giden Adamı da bu kitapla birlikte almıştım. Onu da ilk fırsatta okuyacağım. Bahsederim. Biz yine Kaplan! Kaplan!'a dönelim. 1956 yılında basılan bir kitap demiştik. Fakat Alfred Bester öyle bir dünya kurmuş ki sanki kitap günümüzde yazılmış. Işınlanma, cybernetik, kapitalizm ve plastik cerrahi unsurlarını içeren kurgu evreni, öyle harika bir öngörü okyanusu ki sanırım kitapta bahsedilen bazı unsurları -özellikle cybernetik alanında- ancak bir kaç 10 yıl sonra görebileceğiz. En azından günümüz futuristleri bu şekilde düşünüyor. 

    Kitap temelde bir intikam öyküsü. Monte Cristo Kontu ile benzeştiği hususunda bir çok tespit var. Aklın yolu bir. İnternette de bir çok incelemesi veya tanıtımı mevcut. Ben, Kumdan Sayfalar'da daha çok okuduğum eserlerle ilgili kişisel maceramı konu ediyorum. Kitabın özetini falan da yapmıyorum. Bu açıdan da pek "sürpriz bozan" yer almıyor yazılarımda. Klasik inceleme tanıtım yazısı gibi de olmuyor. Vereceğim en geniş ansiklopedik bilgi ise ilk satırlardaki kardardır.

    Benim için kitabı okumanın verdiği büyük tatminin yanı sıra, kitabın sonsözünü yazan Neil Gaiman'ın tespitleri ile kendi tespitlerimin örtüşmesi çok hoşuma gitti. Kitabı okurken okuma günlüğüme ne yazdıysam, N.Gaiman'ın, kitabın son sözünde de benzer tespitleri yazmış olduğunu gördüm. Böyle büyük bir yazarla kitap hakkında çok benzer görüşlerde olmak güzel bir his.  Yine söylüyorum aklın yolu bir. 

    A.Bester, özellikle bilimkurgu edebiyatı seven okurları dahi biraz zorlayan bir dünyanın içine çekiyor okuyucuyu. Kitap, emek istiyor. Okudum geçtim şeklinde değil de parçaları biraz birleştirmenizi istiyor. Kitaba kendini vererek okuyan herkes, benzer kitaplarda olduğu gibi ortalama ilk 50 sayfa eşiğini aşacaktır. Ben zaten bu tarz eserleri de çok sevdiğim için benim ayrıca hoşuma gidiyor bu ortalama ilk 50 sayfalar. Tıpkı Philip K. Dick eserlerinde ve şu anda okuduğum belki de okurken en çok emek isteyen kitaplardan biri olan Işık Tanrısı'nda olduğu gibi. Bitirince Işık Tanrısı'ndan da bahsedeceğim. 

    Hülasa, Kaplan!Kaplan!, bilimkurgu edebiyatının, geleceği kurgulamadaki en büyük yardımcılardan biri olduğunu yine kanıtlayan, hayli detaylı, karmaşık fakat tutarlı, eleştirel ve twist içeren "aşkın" sonu ile kesinlikle okuyucuya büyük kazanımlar sağlayan bir bilimkurgu eseri. Sanırım birkaç senede bir okuyacağım bir kitabım daha oldu.  




13 Nisan 2018 Cuma

Orhan Veli, Veli'nin Oğlu (Ozan Kaan, Ömer'in Oğlu)

Orhan Veli
    Orhan Veli Kanık, bütün şiirlerini tek kalemde hevesle okuduğum ikinci şair. İlki rahmetli babamdır. İkisinin de şiir anlayışı benzer gelir bana. Sağlığında, babamla kendi şiirleri üzerine sohbet etmedik. Biraz benim salaklığım ve biraz da hayatın babamı hayli örselemesinden dolayı şiir ve öykü yazımını dönmemek üzere terketmesinden dolayı, bu şansı ebediyen kaçırdım. Babam, şiirlerini ve öykülerini, genç yaşında defterlerce yazmış. Öykülerinde Sati Faik Abasıyanık ve şiirlerinde ise Atilla İlhan tadı var. Yer yer de hayli Orhan Veli esintilerine rastlıyorum. Babam bu üç büyük isimden de etkilenmiş. Bu üç büyük yazardan da kitaplar kaldı babamdan. Ne zaman bu üç yazardan biri aklıma gelse ya da bir yerde eserine rastlasam babam yine gelir aklıma. Yazma işini profesyonel olarak yapsaydı belki çok kötü bir şair ya da kötü bir öykü yazarı olacaktı, tam tersi de mümkün. Bilemeyeceğiz. Sanıım çok iyi olmasa da kesinlikle kötü olmayacağına adım gibi eminim. Çok genç yaşında kısıtlı imkanlarla kendi kendine yazma işiyle uğraşmış olması dahi benim için yeterli. 

    Orhan Veli de, zamanındaki herkes gibi bir hayatı yaşıyordu. Fakat o bambaşka görüyordu hayatı. Bambaşka okuyordu. Misal, deniz kıyısını herkes gibi yaşıyor fakat bambaşka bir muhayylie ile tefekkür ediyordu. Neticesinde ise bir şiirinin birkaç satırında o deniz kıyısını öyle sade ama öyle etkileyici bir şekilde betimliyordu ki şiirini okuduktan sonra "Ah Orhan Veli" dedirtiyordu ve dedirtiyor hala. 

Müşfik Kenter
   Lisenin ilk yıllarında Orhan Veli şiirleriyle tanıştım. Tam o sıralar Orhan Veli'nin şiir kitabını okurken beni gören İngilizce öğretmenim (adı sanırım Köksal'dı) Müşfik Kenter'in Bir Garip Orhan Veli adlı şiir kasetini (o zamanalr kaset vardı) vermişti bana. O gece uyuyana kadar tekrar tekrar dinlemiştir. Sonraları moda oldu ve bazı şair olma heveslileri de şiir okuma albümleri yaptılar. Fakat hepsi Müşfik Kenter'in bu çalışmasının silik gölgeleri olarak yer ettiler zihin perdemde. Artık internet varsa herşeyi tek aramada bulup dinleyebiliyoruz. Adını bilmesek bile bir şekilde buluyoruz. Ama bu büyük imkanı, toplumun büyük çoğunluğu olara nasıl heba ettiğimiz açıktı. Bu bambaşka bir mecrada konu edinilecek bir üzücü durumdur. Teknoloji ilerledikçe, önce CD ile, sonra MP3 çalar ile, sonra telefon ile bu Müşfik Kenter'in sesinden Orhan Veli Şiirlerini hep yanımda taşıdım. Yolda izde dinledim. O harflar Müşfik Kenter'in sesiyle kafama kazındı. Orhan Veli'nin başka şiirlerini okuduğumda da zihnimin salonlarında Müşfik Kenter'in sesi yankılanır.

    Bugün Orhan Veli'nin doğum günü.